Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2011 Pazartesi

KİTAP TANITIMI

Maeve Binnchy (ki nasıl okunduğu konusunda hiç bir fikrim yok) ile tanışmam 2 sene önceydi sanırım. İlk olarak Leylak Zamanı isimli kitabını okudum. O kadar sıcacık, insani, samimi bir roman ki.. Çok sevdim. Her hafta Dablin'den Rathdoon'a giden 7 yolcu, leylak rengi minibüsün devamlı yolcusu oluyorlar. her birinin ayrı ayrı hikayeleri var: Basit, sıradan, kendi rutini içinde akıp giden hikayeler.. Bu 7 yolcu aynı minibüsle yolculuk ederken, hayatları da birbirlerine teğet geçiyor. Birinin hikayesini okurken, bir diğeri de aynı hikayeye dahil oluveriyor. Daha sonra da yazarın İtalyanca Aşk Başkadır isimli romanını okudum. Benim gibi bazı kitapları onlarca senede bitiremeyen biri için neredeyse ışık hızıyla bitti diyebilirim. Ama neyse ki, damakta bıraktığı tad ışık hızıyla bitecek gibi değil. Leylak Zamanı gibi bir kurgusu var. 8 kişinin değişik sebeplerle gittiği İtalyanca kursu çerçevesinde yaşadıkları, paylaşımları, öncelikleri, etkileşimleri konu ediliyor. Yine sıcacık hikayeler.

Her iki romanda da hiç "yabancı" duygusu almıyorsunuz. Sanki konu komşunuz, arkadaşlarınızdan biri, bir tanıdığınız gibi duruyor karakterler. Hepsi değilse bile, bazıları pek bir tanıdık geliyor insana. Şimdi yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

KİTAP TANITIMI


Neredeyse 2 aya yaklaştı bu kitaba başlayalı. Adamı ayıplarlar, 2 ayda 1 kitap mı okunur diye. Ama ne yapayım üslubunu sevemedim.


Uzun zamandır dönem filmlerini, dönem dizilerini ve kitaplarını çok seviyorum. Bu yüzden yakın zamanlarda Peyami Safa'nın pek çok romanını, Münevver Ayaşlı'nın "Pertev Bey, Üç kızı, İki Kızı, Torunları" romanını, Orhan Pamuk'un "Şevket Bey ve Oğulları"'nı, Orhan Kemal'in "Hanımın Çiftliği" serisini, Ayşe Kulin'in "Veda"'sını ve "Umut"'unu (geçen sene) arka arkaya okudum. Ayşe Kulin'in "Adı Aylin" veya "Sevdalinka" isimli kitaplarından sonra bu ikisi daha basit, hafif ve boşlukta kalan kitaplarmış gibi geldi. O da başka bir yazının konusu olsun.


Gelelim şimdiki yazının konusuna: Son iki aydır elimde tek kitap var: Hıfzı Topuz'un "Milli Mücadelede Çamlıca'nın Üç Gülü" isimli romanı. Kurtuluş savaşı sırasında, anne babaları İstanbul Hükümeti ile organik bağlar içinde olan, işgal güçleriyle dostluklar kurmaya çalışan bir ailenin iyi yetişmiş 3 kızının, Milli Mücadeleye katkıları, vatan aşkları, yanısıra yaşamaya çalıştıkları kendi kişisel beşeri aşkları... Konu mükemmel. Ancak fazla karışık anlatılmış. Mesela Milli Mücadelede hepsi birer vazgeçilmez değer oldukları halde, romana katkısı olmayan kişilerden çokça bahsedilmiş, olay dağıtılmış. Milli Mücadele ile ilgili olmayan, birtakım insanlar da romana hiç bir katkısı olmadan sayfalarca anlatılmış. Yazarın kullandığı üslubu anlayıncaya kadar, "acaba bu karakter ilerleyen hangi aşamada karşımıza bir kahraman olarak çıkacak" beklentisine giriyorsunuz. Ben edebiyat okumadım. Edip değilim, yazar değilim. Ama sürükleyici bir kitabı da tanırım. Hıfzı Topuz gibi değerli bir şahsın kitabının kritiği elbette bana düşmez. Ama O da benim okumam için bir kitap yazmışsa, naçizane, fikrimi beyan ederim.


İyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim bir huyum var: Başladığım kitabı bitirmek zorunda hissediyorum. Rekorum "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"'un kötü bir çevirisini, 10-12 sene gibi bir zamanda okumaktı:)) Çeviri o kadar kötüydü ki, bir Türk'ün değil, kitabı bir yabancının tercüme ettiğini düşünmüştüm (değilmiş).


Aslında daha sağlam bir rekorum daha olacak: John Le Carre'nin "Smiley'in Dönüşü" isimli casusluk romanı. Üzerine aldığım senenin tarihini yazmışım. Şimdi elimin altında değil ama hatırladığım kadarıyla 1989 veya 1990 yılı idi:)) Bu romanın dili güzel ama hep bir kadersizlik peşini bırakmadı. Okurken yer, ülke, mekan falan da araştırdığım için, biraz uzun süreceği açıktı. Hal böyle olunca araya çok istediğim bir, iki, üç beş kitap giriverdi hep. Bir kitabı baştan başlayarak en fazla okuma denemesi rekorunu kimseciklere vermem, en az 10 defa baştan başladım. Mesela romanın ana karakterlerinden biri olan kadının adını hatırlamıyorum ama, otobüs beklerken belinin ağrısı yüzünden nasıl bir pozisyonda durduğunu, elbisesinin rengini, ayakkabısının eskiliğini, işyerinde kullandığı sandalyenin rahatsızlığını, elinde taşıdığı pazar çantasını, günlerdir kendisini takip eden adamla konuşmaya karar verip otobüse binmediğinde, boş yere durağa yanaşan şöförün kadına küfreder gibi sataşırken ne değini, adamla kafede ne yiyip içtiğini biliyorum:)) Biz soğuk savaş yıllarında çocuktuk. Roman bana heyecanla karışık bir tad da veriyor. Dolayısıyla bir gün bitireceğimi zannediyorum. İşte o zaman "en çok yarım bırakılıp her seferinde okunmaya baştan başlanmış, aynı zamanda en uzun sürede bitirilmiş, en çok tatile çıkmış, en uzun yol kat etmiş roman" kategorisinde kesinlikle rekor kıracak:))


Aklıma gelmişken; okumayı bıraktığım ve artık kesinlikle okumayacağım tek kitap ise, Orhan Pamuk'un "Kar" isimli romanı. Onu yarısına kadar ancak okuyabildim. Neden bahsettiğini ve neden bundan bahsettiğini anlayamadım valla...

29 Aralık 2010 Çarşamba

KİTAPLAR - HANIMIN ÇİFTLİĞİ

Hanımın Çiftliği dizisi başladığında mest olmuştum. Konu, mekanlar, arabalar, atmosfer, oyunculuklar, kıyafetler çok hoştu. En çok da döneme ait eşyaların titizlikle bulunup kullanılması, yer karolarından manav tezgahına, çarşıdan hastane odasına, bisikletlerden berber dükkanına, o zamanlar için "harikulade" olan radyodan ip fileye, her şey nakış işler gibi detay detay işlenmişti. Hemen internetten Hanımın Çiftliği romanının 3 kitabını getirttim. Orhan Kemal o kadar rahat yazmış ki, bir çırpıda okundu bitti 3 cilt. Ancak tv dizisiyle bir yerden sonra yolları ayrılıyor. Diziyi bu sezon izlemedim. Uzadığı zaman sıkılıyorum galiba.





İlk 2 cilt birbirinin devamı. Üçüncüsü ilk ikisiyle bağlantılı fakat çiftliktekilerin dışında, farklı kişilerin hayat hikayesini anlatıyor.



Üçüncü cildi okurken ç ok tanıdık geldi senaryo. Gözümün önüne, kadın karakter olarak Türkan Şoray veya Fatma Girik, erkek karakter olarak da Tarık Akan veya Kadir İnanır geldi durdu. Yanılmamışım. Nette kısa bir araştırma yaptım. Benim izlediğim film sanırım Fatma Girik - Tarık Akan versiyonuymuş. Ama kim bilir 10 sene önce mi izledim, 20 sene mi bilmiyorum. Kişiler flu, senaryo %80 sağlam hatırımda kalmış.

Roman 1962'de Ömer Lütfi Akad tarafından "Üç Tekerli Bisiklet" adı ile sinema filmi olarak çekimlere başlanmış. Ancak film, 1965'te Memduh Ün tarafından tamamlanmış. Senaryosunu Vedat Türkali yazmış, Ayhan Işık ve Sezer Sezin oynamış.

Film ikinci defa yine Memduh Ün tarafından 1982'de tekrar çekilmiş. Bu sefer Fatma Girik ve Tarık Akan oynamış. Ben de sanırım bu çekimi hatırlıyorum.

Üçüncü çekimi ise kitabı okurken ben yaptım. Kendi oyuncularımı yerleştirdim. Kendi mekanlarımı yaptım. Kendi zihnimde kendim çektim, kendim beğendim. Zaten Orhan Kemal üstad o kadar güzel yazıyorki, detay detay görüyorsunuz her şeyi.




6 Ekim 2010 Çarşamba

İNCELİK, NEZAKET ve ESKİLER


Epey zamandır, yakın dönem Türkiye'yi, Türk insanını ve yaşantısını anlatan kitaplar okumayı seviyorum. Aslında bu gün fotoğraf çekimim geç saate kalmasaydı sizlere bu kitaplardan bazılarını görüntüleyip birkaç satırla bahsedecektim. Fotoğraf makinasının flaş ayarını tutturamadım. Ya çok flu çıktı ya da çok parlak. İş dönüşü akşam hazırlıkları falan derken hep unutup geç saatlere kalan çekimlerimi sanırım haftasonuna erteleyeceğim.

Fakültede ezbere dayalı bir bölümde okuduğumdan, satır başına dönüp dönüp aynı şeyleri ezberlemeye çalıştığımdan mıdır bilmem, okuma hızım çok düşmüştü. Şimdi sanki yeni yeni açılasım var. Biran evvel emekli olup (daha çoook var emekliliğe) kendimi edebiyat dünyasının şefkatli kollarına atmak istiyorum. Bu aralar, kendime bir kütüphane kurmaya çalışıyorum desem yeridir. Vakti zamanında, okumam gereken ancak "üniversteye hazırlanıyorum" bahanesiyle okuyamadığım kitapları almaya başladım. Genellikle internetten "Kitaptürk" isimli siteden alıyorum. Sanki fiyatları daha ucuzmuş gibi geldi karşılaştırma yapınca. Sizlerin bildiği siteler varsa bakabilirim.

Kütüphanemin ilk eserleri tabi ki klasikler ve Türk Edebiyatı olacak. Hem okuması kolay, hem zevkli, sevdiğim yazarlardan başladım işe. En son Peyami Safa'nın sitede bulabildiğim kitaplarını getirttim. "Sözde Kızlar" isimli ince romanını çantamda taşıyorum. Bulduğum her fırsatta çıkarıp okuyorum. Gençler için fazlaca sayıda Arapça-Farsça kelime var. Ancak arkada bunlar için bir sözlük oluşturmuşlar.

Size kitaptan birkaç satır yazmak istiyorum. Genç adam arkadaş toplantısına geç kalır. İşgal günleri.. Genç adam ve genç kadın daha tanışmadan harbe dair bir süre hararetle konuşurlar. Evin annesi ve delikanlı arasındaki konuşmayı kitaptan aktarıyorum:

Nadir'le Mebrure'nin bu hususi görüşmelerine Nazmiye Hanım dikkat etmişti. İki gencin yanına yaklaşarak her ikisine de dedi ki:
-Tanışıyor musunuz?
Nadir iskemlesinden doğrularak canlandı:
-Bu saadete hazırlanıyorum.

Ne kadar zarif değil mi? Genç adam, genç kızla henüz tanışmamış, tanıştırılmamış. Daha kitabın üçte birlik kısmındayım. Bu gençlerin birbirine aşık olup olmadığını bilmiyorum, yeni bir delikanlı daha çıktı ortaya, kız ona da aşık olabilir diye düşünüyorum. Yani yukardaki bölümde bahsedilen genç kıza yıldırım hızıyla aşık değil. Birbirleri için iki yabancılar. Ama bu tanışma onun için bir saadet ve " bu saadete hazırlanıyorum" diyor. Zerafetin en üst noktaları.

Peki biz nasıl ve ne ara, şimdiki kaba-saba, hart-hurt, höt-zöt insanlar olduk acaba? Evimizin önündeki bahçe çitine tüneyen, çite ilişen, birbiriyle burada didişen, el kol şakaları, saygısız konuşmalar yapan çiftler; arkadaş olduklarını sanan ama birbirlerinin ruh celladı olan, öğrenci kılıklı, eşkiya delikanlılar; sigara içmeyi, yerlere okkalı bir tükürüğü falso verdirerek üfürmeyi, burnu kıvrık ve illaki sivri ayakkabı giymeyi ve bu ayakkabının ardını ezmeyi, racon kesmeyi, adam olmak zanneden yeni yetmeler; yukardaki parağraftaki gibi konuşan bir neslin evlatları olamazlar değil mi? Kim bu kayıp çocuklar Allah aşkına? Kim?