12 Haziran 2011 Pazar

BLUZ DİKMİŞTİM BİR ZAMANLAR

Uzun zamandır yazılarımda dikişe yer vermediğimi fark ettim. Bugün seçim dolayısıyla eşimin işyerinin bulunduğu ilçeye gidip geldik. Yolda on yüz milyon bin tane fotoğraf çektim. Onları düzenlerken 2010 yılı Ekim ayından kalma olduğunu tahmin ettiğim dikiş fotoğraflarını buldum, paylaşmak istedim.

Bir önceki sene Afyon'un artık tek kumaşçısı diyebileceğim Bursa Kumaşçısından jarse kumaş almıştım. Dikilecekler poşetinde zavallı zavallı bekliyordu. Aslında niyetim elbise dikmekti. Ama kalıp çıkarmaya üşendiğimden ve jarse kumaşı, makinamın dikip dikmeyeceğinden emin olamadığımdan, tuttum bir penye bluzumu baz alarak anvelop bluz kestim. Kumaşın arka ortasına penyenin arka ortasını denk getirip biçtim.



Ön orta için katlı olmayan kenardan 15-20 cm daha içeriyi gözüme kestirdim ve penyenin ön ortasını oraya denk getirdim. V yakadan biraz daha derince bir V yaka tasarlayarak, V'nin ucunu da eteğe doğru kumaş kenarına kadar götürerek kestim.


Sonuçta ön beden, bel kısmında alt tarafta 2 kat gibi oldu. Makinamın zig-zag ayarında diktim. Yakayı elde çevirerek diktim. Hiç de pot durmadı çünkü jarse çok esnek bir kumaş, zorluk çıkarmıyor. Sadece, düz dikişe normal makinada imkan tanımıyor. Zig-zag dikiş hem overlok yerine geçiyor, hem de dikmiş oluyorsunuz. Aslında overlok makinası da almak istiyorum.

29 Ekim 2010 öncesi veya sonrası olabilir aşağıdaki resimler. O sıralarda çalıştığımız işyerinde arka planda camda bayrak asılı da oradan biliyorum. Ama nasıl şişko ve kısa çıkmışım, onu bilemedim. Yine de şimdilik başka ve düzgün fotoğraf olmadığı için yayınlıyorum.




  • "Ben aslında böyle değilim" desem,


  • "Valla bak bu kadar şişko değilim desem,


  • "Boyum da daha uzun" falan desem...


İnanırlar mı acaba bana?



Amaaaan neyse ne. Siz bluza bakın. Beline 3 sıra halinde, ince, uzun, siyah süet şeritten oluşan bir kemerim var onu bağlıyorum.




Kumaş elbise için alındığından çok arttı. Bir de etek diktim. Tabi bendeniz kalıp çıkarmayınca şımardım ve kendimi Cengiz Abazoğlu, Dilek Hanif, Atıl Kutoğlu falan sandım ya; tuttum kumaşı bel ölçüme göre başlayıp, ayaklara doğru bollaşan 4 tane parça kesip birleştirerek bir etek elde ettim. Ama elde ettiğim "şey" bana 2 beden büyük oldu. Diktiğim yerlerden azıcık daha içeri girip bir daha diktim. Bu arada bazı yerde dikişler içeri dışarı girdi çıktı. Kumaş esnek olunca dikiş zorlaşıyor tabi:) Oraları da kaybedinceye kadar söküp söküp yeniden diktim:(




Sonunda giyilebilir bir etek oldu. Eşim fazla renkli şeyler sevmez. Etek kırmızı ağırlıklı olunca çok hoşlanmadı. "Evde giyersin" dedi. Ayrıca etekle bluzu birlikte giyince elbise görüntüsü veriyor ama bu görüntüye de ben alışık değilim.




Şimdi düşündüm de, aslında benim hiç elbisem olmadı çocukluğumdan beri....




Gidip bir elbise mi diksem ne yapsam acaba....




4 Haziran 2011 Cumartesi

TAVUK YEDİRME SANATI

Evin erkekleri beyaz ete "ET" gözüyle bakmıyorlarsa ne yaparsınız? Allayıp pullarsınız elbette. Çöp şişe; önceden suyunu salıp çekene kadar az yağla kavrulmuş tavuk göğüslerini, tuzlu suda belketilip teflon tavada arkalı önlü hafif közlenmiş patlıcan küplerini, yeşil biber ve domatesleri takıp borcama dizdim. Tavuğu kavurduğum tavaya azıcık daha yağ koyup rende soğan ve sarımsakla rende domates, azıcık da salça koyup sos hazırladım. Üstüne sos dökülmüş şişleri fırında biraz daha pişirdim. Enfes oldu. Ben fotoğrafımı çekene kadar kimse yemeğe el uzatmıyor. huşu içinde bekliyorlar:) Sanki ben de çok güzel fotoğraf çekiyorum. Baksanıza tabakta sostan minik damlacıklar görünüyor.

Zeytinyağlı isteyenlere de -ki kendileri ben oluyorum- zeytinyağlı kabak pişirdim. Tavaya havuçları aldım. Onları az yağda kısık ateşte kavururken soğanları piyazlık kalın kalın doğrayıp havuşların üstüne aldım. Kabakları da verevine doğrayıp en üste aldım. Doğranmış domates döküp, arada tencereyi sarsa sarsa sallayıp dibini tutturmadım. Ben biraz fazla pişirmişim. Siz biraz daha diri bırakın:) Bir de domates aşamasında önceden yıkanmış bir fincan kadar pirinç ilave edebilirsiniz. Ben zamanını kaçırdığım için koyamadım. Hemen tükeneceğine gözünüz kesiyorsa dereotu veya maydanozla da üstünü süsleyebilirsiniz. Ben 2 gün yemeyi düşündüğümden koymadım. Yerken süslemeyi düşünüyorum. Hadi afiyetler olsun.





3 Haziran 2011 Cuma

DOLAPLARA DÜZEN

Aşağıdaki kutular, giysilerimi bile sığdıramadığım gardrobumun, en altını işgal eden ayakkabı kutuları. Bazılarını "DIY" havamın estiği günlerimde kaplamışım. Bazıları açıla kapana eskimiş. Kule gibi yığılıyordu dolabımda. İçini de görmek zaten mümkün değil. Yerden kazanmak için eşimin ayakkabı kutularını kullanmışım genellikle. Aklınızda bulunsun, bazı erkek ayakkabısı kutularının içine 2 çift bayan ayakkabısı sığıyor.:))
Bu aralar evimizin inşaat malzemeleri için sık sık Koçtaş ve Tekzen'e gidiyoruz. Koçtaş'ta bu çizme kutularını görmüş ama başka şeyler daha öncelikli olduğu için alamamıştım. Geçen gidişimizde rafta kalan son 2 çizme kutusunu alıp geldim. Özellikle çizme kutusu aldım ki, içine daha çok ayakkabı sığdırıp yerden kazanayım. Yoksa benim ayakkabı kutularım içlerine ikişer ayakkabı aldıkları için, bu çizme kutularının kardeşi olan plastik ayakkabı kutularının yanında daha az yer kaplayacaktı.


Baksanıza yazlıklardan 7 çift ayakkabı ve terliği aynı kutuya sığdırmışım.


Aslında bir dahaki sefere bu çizme kutularından birkaç tane daha alıp açıkta kalan ev ayakkabılarımı terliklerimi falan yeniden yerleştirmeyi düşünüyorum. Bir de gündelik yazlık ve kışlıkları bakım yapıp sezonuna kadar derli toplu bu kutularda saklayabiliriz.


Kapatılınca içleri de görünüyor. E daha ne olsun?

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Çocukluğumuzda mahalle fırınları vardı. Dedem boğazına düşkün bir adam olunca anneannem sık sık, evinin yan tarafındaki mahalle fırınında bükme, börek, ev ekmeği pişirirdi.

En meşakkatlisi ev ekmeği idi. Bir gün önceden maya üretilirdi. Ertesi gün fırıncının müşterilerine verdiği sıra ile kadınlar ekmeklerini veya böreklerini pişirirlerdi. En makbulü "ilk ağız" denilen birinci sıraydı. Bu; "gece yarısı hamur yoğrulacak, sabah ezanlarında ekmekler fırına verilecek, kahvaltı saatine kadar eve geri dönülecek" demekti.

Buralarda "dört kulplu tekne" denilen (anlayabilmeniz için bir örnek vermek gerekirse), ikili koltuk boyunda bir teknede hamur yoğurulurdu. Annem genellikle anneanneme yardıma giderdi. Tek başıma kendimi bu teknede hamur yoğururken düşünemiyorum bile. Üstü örtülüp hamurun kabarması beklenirdi. Bazan hamur çabuk kabarır, bu arada ön sıradaki ekmekler fırından henüz çıkmamış olursa tekneden taşardı bile. Bu koca teknenin fırına gitmesi ayrı bir işti.

Benim yaptığım bükmeler için rahatlıkla "çakma" tabirini kullanabiliriz. Çünkü normalde un, su, tuz ile hamur yoğrularak yapılır, ben hazır yufka kullandım. Her zamankinden tek farkla, yufka harcı olarak içyağ + sıvıyağ ve haşhaş kullandım, malzemesini bolca tutup kalın sigara böreği gibi sardım. Üstlerine yine içyağ + sıvıyağ karışımı ile haşhaş sürdüm. Kızgın fırında pişirdim. Bir gün annem asıl bükme veya ağzıaçık ya da ekmek yaparsa sizler için fotoğraflamayı düşünüyorum. Yapacaklara şimdiden afiyet olsun.














18 Mayıs 2011 Çarşamba

BUGÜN NE PİŞİRDİM?

BEĞENDİLİ TAVUK:



  1. 1 kg patlıcan ocakta közlenir. Kabukları soyulur (porselen derin kapta tahta kaşıkla döverek yumuşatmak isterseniz sizi tutmam, ben blendırdan geçirdim), ezilir, bu arada tuzu ayarlanır.



  2. 2-3 yemek kaşığı tereyağ tencerede eritilir, 2-3 kaşık un konulur ve kavrulur. Pembeleşmeden ama çiğ un kokusu gidene kadar kavrulacak (Hadi bakalım "kulak memesi kıvamı" ifadesinin yanına, yeni ve belalı bir arkadaş da ben hediye edeyim yeme-içme alemine: "Çiğ un kokusu gidene kadar" ....Ama bu nasıl bir koku yahu? Yemek pişirmeye yeni başlayan insan ne bilsin bu kokuyu? Kötü müyüm neyim ben?)



  3. Kavrulan una 1 bardak kadar soğuk süt boca edilir. Tercihan bir karıştırıcı ile topaklanmasına imkan vermeden pişirilir. (Tabi süt miktarı ayarlanacak. Boza kıvamı iyidir, iyi)



  4. Bir pratik yol, beşamel sos kaynamaya başlayınca blendırdan yardım alınabilir.



  5. Közlenmiş ezilmiş patlıcanla beşamel sos karıştırılır. (Beşamel sos demişken, ben tuzunu ayarladım ama karabiber kullanmadım, tadı iyiydi, karabiber olmasa da olur)



  6. Tavuk göğüs kuşbaşı doğranır. Az yağla tavada kavrulur. Renkleri dönünce 2 baş kuru soğan küp doğranıp tavaya alınır. Tavuklar suyunu salıp çekince pişmiş demektir.



  7. Servis tabağına önce beğendi konur, üzerine tavuklar yerleştirilir.



  8. Aynı tarif kırmızı etle de yapılabilir ama beğendi sos tavuğa ayrı bir hava veriyor. Afiyet olsun..
ZEYTİNYAĞLI TAZE FASÜLYE:

KARIŞIK SALATA:

YOĞURT:

Öğle yemeğine pek inmiyorum. Abur cubur, simit, ekmek arası peynir vb şeylerden daha çok hoşlanıyorum. Hesapta sağlıkçıyım. Tam bir "imamın yap dediğini yap, gittiği yoldan gitme vakası:)"


Arkadaşlarım yemekten gelirken bana da yoğurt getirmişler. Çayla simidin üstüne yoğurt yiyemedim. Atılmasın diye akşam eve getirdim. Gerçi evde de yüzüne bakan olmadı. Yine de arkadaşlarımın jestini sizlerle paylaşmak istedim.


6 Nisan 2011 Çarşamba

NELER YAPMIYORUM NELER (!)


  • Bu aralar pek bir şeye el atasım yok. Ayda bir yaptığımız arkadaş gezeklerine giderken, 2-3 belki de 4 sene önce başlayıp bitiremediğim merserize buluzu götürüyorum. İki üç sıra dolanıp eve geri dönüyorum. Akraba günümde bile, artık epeydir elimde iş görmediklerinden, ne yaptığımı soran olmuyor.

  • Kırkyama yatak örtümün çok az bir kısmı kaldı, her an başlayıp bitirebilirim, an meselesi yani. Ama yapmıyorum.

  • Çok güzel fitilli kadife gri kumaşım var, bahara spor bir ceket dikecektim, dikmiyorum.

  • Geçen sene bir çanta örmüştüm, çok beğenmeme rağmen benim otantik bir havam olmadığına karar verip, astarlayıp, deri sap takıp daha uygun birilerine hediye etmeyi düşünmüştüm. Bir türlü oturup bitirmiyorum

  • Geçen sene başlayıp bir heves ilerleyip son iki sırasında takılıp kaldığım "hanım dilendi, bey beğendi" bahtaniyemin, yukarıda da bahsi geçen son iki sırasını bitirmiyorum. Farkındaysanız bir soğumuşum, resmi yazı dilindeki "bahsi geçen" ifadesini yazmakta sakınca görmüyorum.

  • Ve yine fark ettiyseniz ifadelerim YAPAMIYORUM, EDEMİYORUM, ZAMANIM YOK, BAŞIM AĞRIDI, ELEKTRİK SÖNDÜ, YANA YATTI, ÇAMURA BATTI gibi ifadeler değil. Bilinçli, kendinden emin, pişmanlık duymayan, "bugün olsa yine yaparım" türünden anlatımlar. Canım istemiyor sadece. İlham perimi kaybettim... Hükümsüz diyemeyeceğim, hükmü büyük. Bakalım şu yağmurlar azalsın, güneş daha çok görünsün, bloglar tıkır tıkır işlesin... Belki ilham vermeye hüküm giymiş perim çıkıp geliverir:) Hepinize mutlu sevinçli günler diliyorum..

28 Mart 2011 Pazartesi

KİTAP TANITIMI

Maeve Binnchy (ki nasıl okunduğu konusunda hiç bir fikrim yok) ile tanışmam 2 sene önceydi sanırım. İlk olarak Leylak Zamanı isimli kitabını okudum. O kadar sıcacık, insani, samimi bir roman ki.. Çok sevdim. Her hafta Dablin'den Rathdoon'a giden 7 yolcu, leylak rengi minibüsün devamlı yolcusu oluyorlar. her birinin ayrı ayrı hikayeleri var: Basit, sıradan, kendi rutini içinde akıp giden hikayeler.. Bu 7 yolcu aynı minibüsle yolculuk ederken, hayatları da birbirlerine teğet geçiyor. Birinin hikayesini okurken, bir diğeri de aynı hikayeye dahil oluveriyor. Daha sonra da yazarın İtalyanca Aşk Başkadır isimli romanını okudum. Benim gibi bazı kitapları onlarca senede bitiremeyen biri için neredeyse ışık hızıyla bitti diyebilirim. Ama neyse ki, damakta bıraktığı tad ışık hızıyla bitecek gibi değil. Leylak Zamanı gibi bir kurgusu var. 8 kişinin değişik sebeplerle gittiği İtalyanca kursu çerçevesinde yaşadıkları, paylaşımları, öncelikleri, etkileşimleri konu ediliyor. Yine sıcacık hikayeler.

Her iki romanda da hiç "yabancı" duygusu almıyorsunuz. Sanki konu komşunuz, arkadaşlarınızdan biri, bir tanıdığınız gibi duruyor karakterler. Hepsi değilse bile, bazıları pek bir tanıdık geliyor insana. Şimdi yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

25 Mart 2011 Cuma

YENİDEN MERHABA

Blogspotta yaşanan sıkıntılar yüzünden, uzun zamandır elim varmadı bloğumu güncellemeye. Çoğu zaman, takip ettiğim arkadaşlarımı bile göremedim. Geçen hafta yeğenim bir el atıp bilgisayarıma, "bilmem ne ayarlarını" değiştirince, hem kendi bloğumu, hem de arkadaşlarımı görebilmiş ve hevese gelmiştim. derken, bu hafta başı yine birşeyler oldu, eşimin bilgisayarında engelli görünüyorum, kendi bilgisayarımda görünür oluyorum, işte arkadaşların bilgisayarlarında sadece yazıları görüyorum, yine işyerinde kendi bilgisayarımda hiç bir şey açamıyorum. Garip....

Şimdi şu yazdıklarımı kim görüyor, kim neden göremiyor bilmiyorum. Ulaştığım yerlere de ulaşamadığım yerlere de selam olsun:)

Aşağıdaki hırka teyzemin tasarımı. 4-5 yıl kadar önce ördü. Ben fotoğraflayamadan kızlar giyip İzmir'e gittiler: Okul bu beni mi bekler? Şimdi tesadüf etmişken resmini çektim acele acele.

Bir koldan başlanıp, öbür kola kadar eksiltme ve artırmalarla devam edilerek önce robası örüldü. Sonra roba altından ilmek takılarak ön ve arka beden yekpare örüldü. Bel kısmından basene geçilirken düzenli artırmalarla kalça kavisi oluşturuldu.




Teyzem çok yaratıcı yeteneği olan bir hanımdır. Teyze dediğime de bakmayın, aslında aramızda 4-5 yaş vardır ve çok küçük evlendiği için çocuklarıyla beraber büyümüş bir annedir. ben ona "teyze" derken, onun çocukları da bana "teyze" diye hitap ederler. Bizde teyzelik kardeşler arasında yatay ilerlerken, anneden kıza dikey de geçebilen bir ünvandır. Benim gibi akrabalık ilişkilerini anlayabilmek için kendi akrabalarıyla zihninde denklik kurması gereken biri için içinden çıkılması zor bir durum. Şöyle ki, "annemin halasının damadının teyzesi" dediğinizde, olayı kavrayabilmem için; kendi annemin bir halası, o halanın bir damadı, damadın da bir teyzesi olmalıdır ki, birazdan bu öznenin gerçekleştirdiği yüklemi kavrayabileyim.

Ellerine sağlık teyzoş, güle güle giyin kuzenler.


24 Şubat 2011 Perşembe

KİTAP TANITIMI


Neredeyse 2 aya yaklaştı bu kitaba başlayalı. Adamı ayıplarlar, 2 ayda 1 kitap mı okunur diye. Ama ne yapayım üslubunu sevemedim.


Uzun zamandır dönem filmlerini, dönem dizilerini ve kitaplarını çok seviyorum. Bu yüzden yakın zamanlarda Peyami Safa'nın pek çok romanını, Münevver Ayaşlı'nın "Pertev Bey, Üç kızı, İki Kızı, Torunları" romanını, Orhan Pamuk'un "Şevket Bey ve Oğulları"'nı, Orhan Kemal'in "Hanımın Çiftliği" serisini, Ayşe Kulin'in "Veda"'sını ve "Umut"'unu (geçen sene) arka arkaya okudum. Ayşe Kulin'in "Adı Aylin" veya "Sevdalinka" isimli kitaplarından sonra bu ikisi daha basit, hafif ve boşlukta kalan kitaplarmış gibi geldi. O da başka bir yazının konusu olsun.


Gelelim şimdiki yazının konusuna: Son iki aydır elimde tek kitap var: Hıfzı Topuz'un "Milli Mücadelede Çamlıca'nın Üç Gülü" isimli romanı. Kurtuluş savaşı sırasında, anne babaları İstanbul Hükümeti ile organik bağlar içinde olan, işgal güçleriyle dostluklar kurmaya çalışan bir ailenin iyi yetişmiş 3 kızının, Milli Mücadeleye katkıları, vatan aşkları, yanısıra yaşamaya çalıştıkları kendi kişisel beşeri aşkları... Konu mükemmel. Ancak fazla karışık anlatılmış. Mesela Milli Mücadelede hepsi birer vazgeçilmez değer oldukları halde, romana katkısı olmayan kişilerden çokça bahsedilmiş, olay dağıtılmış. Milli Mücadele ile ilgili olmayan, birtakım insanlar da romana hiç bir katkısı olmadan sayfalarca anlatılmış. Yazarın kullandığı üslubu anlayıncaya kadar, "acaba bu karakter ilerleyen hangi aşamada karşımıza bir kahraman olarak çıkacak" beklentisine giriyorsunuz. Ben edebiyat okumadım. Edip değilim, yazar değilim. Ama sürükleyici bir kitabı da tanırım. Hıfzı Topuz gibi değerli bir şahsın kitabının kritiği elbette bana düşmez. Ama O da benim okumam için bir kitap yazmışsa, naçizane, fikrimi beyan ederim.


İyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim bir huyum var: Başladığım kitabı bitirmek zorunda hissediyorum. Rekorum "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"'un kötü bir çevirisini, 10-12 sene gibi bir zamanda okumaktı:)) Çeviri o kadar kötüydü ki, bir Türk'ün değil, kitabı bir yabancının tercüme ettiğini düşünmüştüm (değilmiş).


Aslında daha sağlam bir rekorum daha olacak: John Le Carre'nin "Smiley'in Dönüşü" isimli casusluk romanı. Üzerine aldığım senenin tarihini yazmışım. Şimdi elimin altında değil ama hatırladığım kadarıyla 1989 veya 1990 yılı idi:)) Bu romanın dili güzel ama hep bir kadersizlik peşini bırakmadı. Okurken yer, ülke, mekan falan da araştırdığım için, biraz uzun süreceği açıktı. Hal böyle olunca araya çok istediğim bir, iki, üç beş kitap giriverdi hep. Bir kitabı baştan başlayarak en fazla okuma denemesi rekorunu kimseciklere vermem, en az 10 defa baştan başladım. Mesela romanın ana karakterlerinden biri olan kadının adını hatırlamıyorum ama, otobüs beklerken belinin ağrısı yüzünden nasıl bir pozisyonda durduğunu, elbisesinin rengini, ayakkabısının eskiliğini, işyerinde kullandığı sandalyenin rahatsızlığını, elinde taşıdığı pazar çantasını, günlerdir kendisini takip eden adamla konuşmaya karar verip otobüse binmediğinde, boş yere durağa yanaşan şöförün kadına küfreder gibi sataşırken ne değini, adamla kafede ne yiyip içtiğini biliyorum:)) Biz soğuk savaş yıllarında çocuktuk. Roman bana heyecanla karışık bir tad da veriyor. Dolayısıyla bir gün bitireceğimi zannediyorum. İşte o zaman "en çok yarım bırakılıp her seferinde okunmaya baştan başlanmış, aynı zamanda en uzun sürede bitirilmiş, en çok tatile çıkmış, en uzun yol kat etmiş roman" kategorisinde kesinlikle rekor kıracak:))


Aklıma gelmişken; okumayı bıraktığım ve artık kesinlikle okumayacağım tek kitap ise, Orhan Pamuk'un "Kar" isimli romanı. Onu yarısına kadar ancak okuyabildim. Neden bahsettiğini ve neden bundan bahsettiğini anlayamadım valla...

13 Şubat 2011 Pazar

YORGANLAMAYA BAŞLADIM

İyi iş yılında bitermiş ya, benim yatak örtüsü de neredeyse yılına varacak. Şunun şurasında Mayıs sonuna ne kaldı?

Kırkyama öyle "akşam keseyim, sabah dikeyim, ertesi gün örteyim" bir iş değil. Hele benim gibi haddinizin sınırlarında gezinerek elde yapmaya kalkışıyorsanız, aylaaaar ve aylar sürüyor. Gerçi ben her gün yapmadım. Oturdukça, kalktıkça, aklıma estikçe, vakit buldukça... En son olarak yorganlama aşaması kalmıştı.

Elyaf için karlı bir kış günü, öğle arası iş arkadaşlarımla dükkan dükkan dolaştık. Nedense, elyafları 2,5 m uzunluğunda kesip kesip hazırlamışlar, öyle satıyorlarmış. Nihayet bir amca, ertesi gün kargodan çıkan yeni mallardan alabileceğimi söyledi. O gün de ben grip olup yattım kaldım. Haftasonu öyle hasta hasta geçti. Pazartesi günü ise, kargodan çıkan mallar, benim istediğimden daha kalın çıktı. Öyle ki, 5 m elyaf, koca bir koli kadar oldu. Neyse, amca ile aynı mahallede oturuyormuşuz, akşama eve bıraktı. Sonraki birkaç gün astarı yıkadım, ütüledim, kırkyama ebatlarında olması için enine ek diktim, elyafı üstüne koyup bir boy kestim, aynen astarda olduğu gibi enine ek geçirip elimde diktim. Kat kat olmaması için sarhoş bacağı denilen teknikle birbirinr tutturdum iki boy elyafı. Sonra da kırkyamayı en üste koyup düzgünce iğneledim. İş daha epey süreceği için kumaşların kenarları atıp pislik yapmasın diye, kenar bordürlerini de elde dikip bastırdım. Bu arada kenarları da yorganlamış oldum. Tüm bunlar için, salon bir hafta boyunca koltuklar duvara yaslanmış, sehpalar sandalyeler kenara dizilmiş vaziyette durdu. Bakınız aşağıdaki resimler:)



Beyaz kısımların kenarlarını çerçeveleyerek pembe kısımları öne çıkarmış oldum. Sanırım oldukça güzel olacak. Yorganlamada kullandığım ip üç katlı sentetik bir ip. Hatta dördüncü kat olarak sim de koymuşlar. İğneye zor takılıyor. Elyaf kalın olunca aslında yorganlaması da zor oluyor. Ama bitince güzel duracak gibi. Hem sadece yatak örtüsü olmaz. İlkbaharda sonbaharda yorgan gibi de kullanabilirim. Nasıl olsa bütün kumaşlar yıkandı ve çekme derdi yok.
Şimdilik size ilk görüntüleri vereyim. Belki haftaya falan biter... Aklımda yeni yeni modeller var. Akıllanmam ben, müzminim vesselam. Tüm kırkyama dostlarına selam olsun. Beni ancak onlar anlar:))