16 Eylül 2014 Salı

PANTOLONDA NİRVANA'YA ULAŞMAK YA DA PATLET DİKTİM, BAŞIM GÖĞE ERDİ :)

Bunca yıldır sayısız pantolon diktim, hiç patlet dikmek nasip olmamıştı. Patlet denilen şey anladığım kadarıyla fermuardan az uzun, dikdörtgen bir parça ve böyle vasıfsız bir kesimi olduğu için burda dergisi onu adam yerine koyup kalıbını da vermiyor.
Öncelikle ön ortadaki ağ dikişini bacak arası dikişine kadar kapatıyoruz (Bacak arası yanına gelen bir kaç cm.lik kısmı dikmeyelim ki uzun bacak dikişi sırasında zorluk ve potluk olmasın.).
Pantolonun ön orta kısmını ben uçan kalemle çizdim, siz de yukarıda belli belirsiz bu beyaz çizgiyi görüyorsunuz zaten.
Ön orta çizgisini 2-3 mm kadar kaydırıyoruz ve fermuarın uygun kenarını buraya dikiyoruz. Böylece fermuar birazcık içe kayarak dışarıdan görünmeyecektir.
Şimdi pantolonun diğer parçasının ön ortasını ütüleyerek fermuar dikili kısmın ön ortasına denk getirip teğelliyoruz. Yani siz isterseniz teğelleyin elbette, ben iğneliyorum. 
Bu yüzden olacak ki, yukarıdaki fotoğraftaki gibi azıcık içe dışa girip çıkarak ancak dikebilmişim. Fakat, ama, lakin, sorun yok! Flaş patladığı için böyle yamuk yumuk görünen fermuar dikişi aslında iple kumaş aynı renk olduğundan hiç de sizin burada gördüğünüz gibi durmuyor; ne mutluluk, yoksa ben bu dikişi söker, bir daha dikerdim. Siz kendi pantolonunuzu dikerken, en iyisi mi teğelleyin bence. 
Geldik, günün esas oğlanı patlete: Yukarıda da görüldüğü üzere, ikiye katlanıp kesik tarafı overloklanmış bir parçacık! 
Bunu alt pantolon parçasının altına koyup ilk fermuar dikişinin üstünden bir kere daha dikiyoruz. Aslında burda dergisinin bir anlatımında patleti dikiş payına sabitliyorlardı ama bunu denedim, çok başarılı bulmadım, böylesi daha iyi. 
İşte bitti de gitti... Kolaymış ve ben bunca zamandır hep gözümde büyütmüşüm. 
Arkadan görünümü de yukarıdaki fotoğraftadır. Elbette çok profösyonelce değil ama son derece iş görür bir pantolon daha diktim. 
Bu arada pantolonun beli arkadan lastikli. Arkadaki pensleri iptal edip lastik koymuşlar bu modelde. Son derece konforlu bir kesim, üstte duruşu mükemmel, tavsiye ediyorum, denemelisiniz.

3 Eylül 2014 Çarşamba

ŞAŞKINLIK ALAMETLERİ

Evde çakılı kadro oturduğumuz sıkıcı bir pazar günü geçirdim. Kendimi avutmak için ne yapacağımı şaşırdım. Tabi aklıma hemen evdeki iplerim geldi, hani şu bebek battaniyelerinden sürekli artan ipler. İlk önce kare motif makinasını denedim. Kötü ötesi motifler elde ettim. Hep iyileri mi göstermek lazım, arada başarısızlıkları da deşifre etmek fena olmaz, öyle değil mi?
                            
                                                                                                                
Sonra yuvarlak motif makinasıyla bir motif ördüm. Bu motifi daha önce de örmüştüm; ayrıca bilenler bilir, angora tarzı tüylü ve ince iplerle çok daha güzel sonuçlar ortaya çıkıyor. Ben tamamen evdeki iplerim değerlensin ve elim oyalansın diye bunlarla başladım. Şalları çok seviyorum. Hem sonbaharda kış bahçesinde otururken misafirlere falan da veriyorum, sıcak sıcak iyi oluyor.  

O gün bir bir buçuk saat içinde dünya kadar motif ürettim. Oyalandığım da yanıma kar kaldı. Sanırım bu kış bu motiflerden sizlere bol bol göstereceğim. Umarım sıkılmazsınız. Gerçi benimkiler, bazı ince iş yapan, çeyizlik ören hanımlarınki gibi tiftik ipten mamul olmadığı için zarif değil ama çok iyi ısıttığı için işlevseller.
Şimdilik yeşil ipim bitti. Bana da çarşı yolları göründü. İpçime bir uğrayıp birleştirme rengi almam lazım. Sizi gelişmelerden haberdar ederim. Bu akşam yemek masasının üzerinde yeşil motifler sergisi açtım. Bir kaç gün bu sergi açık durur artık, hepiniz sergime davetlisiniz hanımlar. Gerçi sergide görüp göreceğiniz muhtemelen şu aşağıdakiler olacak ama, sergi bahane, sohbet şahane yaparız biz de. Sevgiler, selamlar.
DİPNOT: İnternetten çıldırmış gibi kumaş aldım. Elime geçsinler, size de gösteririm. Sonraaa, gelsin dikişler!

14 Ağustos 2014 Perşembe

FAKİR AMA GURURLU BİR ÇİNGENE ŞEYSİ

Eteğim bitti, boyu dizin birazcık altında. Astarlı ve arkadan fermuarlı. Aslında kumaş esnekti, biraz daha daraltsaydım da yine giyip çıkarabilirdim. Ama ben etekleri hep astarlı dikiyorum ve astarım da esnemediği için fermuar takmak zorundaydım.
Gizli fermuar kullanıyorum son zamanlarda. Ama yeterince gizli olmuyor bu yüzden yüzüne de makina geçiyorum. Aslında fermuarı ütülüyorum, fermuar ayağı kullanıyorum fakat neden böyle oluyor bilemiyorum. Neyse bu durum sevgili DİKİŞDERSİ ÇİĞDEM gibi hocalar dışında fazla kimsenin dikkatini çekmez. Hatta hazır eteklerde bile bu uygulama fazlasıyla var desem... Hocam hatamı biliyorum ama elimden bu kadarı geliyor, artık notumu kırmayıver sen de :)
Arkaya bir çift agraf dikilecek. Aslında evde vardı ama bulamadım. O da tamamlanınca giyip üzerimde görüntülerim. Bu arada dikkat ettim, evde giydiğim tişörtler dışında düz renk tişörtüm kalmamış. Ne de olsa, uzun zamandır ilk defa desenli bir eteğim oldu. Şöyle şık şık, tiril tiril, renk renk düz ve kaliteli tişörtler veya trikolar bulabilmeyi umuyorum artık bu eteğin üzerine...


Eşim bu eteğin kumaşını görünce, "çingene şeysi gibi" diye aşağılamıştı. Oysa o "bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı" repliğindeki, artık hayatı alt etmiş olan, yolunu çizmiş, başarılı bir patron! Yani artık bir Kül Kedisi değil, bir Sinderella.  

13 Ağustos 2014 Çarşamba

ÖN İZLEME

Baykumaştan neredeyse bir sene önce aldığım blok/grafik karışık desenli kumaşımı önce bir göstereyim. Çok beğendim ama bloklar büyük olunca bir türlü ne yapacağıma karar veremedim. Ara ara çıkarıp sevip okşayıp geri kaldırdım.
En sonunda ilham perim geldi. Dün gece verevden etek kesmeye karar verdim. Anlatacak fazla bir şey yok, görüldüğü gibi. Pensleri diktim, arkaya gizli fermuar taktım (Çiğdem'ciğim kızma ama gizli fermuara üstten de dikiş geçtim, yeterince gizleyemiyorum ben galiba). Sonra uyku saati geldi. Şimdi gidip dikişe oturuyorum, bitirebilirsem bir kaç saat sonra sizlere de gösteririm. Olmadı yarın, daha olmadı hafta sonu yayınlarım :)

12 Ağustos 2014 Salı

ANCAK 1 BEDEN KÜÇÜLTEBİLDİM.

Başlığı görüp kendimi 1 beden küçülttüğümü sanmayın sakın. Keşke öyle olsaydı. Ama homini gırtlak yiyerek 1 beden küçülünmüyor maalesef. Hele spor yapmıyorsanız küçük beden etekler, elbiseler, pantolonlar birer hayalden öteye gidemiyorlar.
Küçülen, geçen gün yanlışlıkla büyük dikip teyzeme hediye ettiğim ve kendime yenisini diktiğim bluzun ebatlarıdır. Aslında 1 beden daha da küçültebilirmişim ama dedim ya, tadilat işi bana göre değil. Sıkılıncaya kadar bir kaç defa giyerim. Belli bir kalıbı yok, sevdiğim bir bluzu kalıp olarak kullandım. 
Bu arada kapri pantolon da kendi imalatım. Çok rahat bir kalıp. Beli arka tarafta lastikli, pensle falan uğraşmadım. Hem dikişi hem de kullanımı süper kolay oldu. Bir kaç tane daha dikerim ben bu kalıpla artık.

Çalıştığımız oda bazen çok dağınık olabiliyor. Sürekli gelip giden paketler, kargolar falan yığılabiliyor. Bu yüzden görece olarak en derli toplu yerde çekim yaptık. Bu sırada çok eğlendik. Fotoğrafları öğle arasında Sevgili Ceren çekti. Benim moda fotoğrafçım olur kendisi:) Cep telefonuyla moda fotoğrafı çekmek konusunda çığır açmaya çalışıyoruz da...
Şu gördüğünüz iğrenç şey de tüm hastane personelinin yeni masa üstüdür. Kilit koymuşlar, değiştirilemiyor. Sevgili Kalite Birimimiz bu resmi uygun bulmuş. Bilgisayarı açar açmaz, e-sayfayı veya bir dosyayı kapatır kapatmaz, karşımıza bu göz zevkine mugayir şey çıkıyor. Biz de bu yaratığı görünce "anaaa, ellerim kirli miydi benim, gidip bir yıkayayım" diyoruz. Çok faydalı bir şey, çok! 
Elbette kişisel olarak tek tek bu birimlerde çalışanları kastetmiyorum, onlar görevlerini yapıyorlar, benim sıkıntım düzenle. Ebola gelmiş, kapıya dayanmış (12/08/2014 günü THY uçağı ile Nijerya'dan gelen bir kadın yolcu gözlem altına alınmış), istersen hijyene dikkat etme. Hijyen Hak getire insana da zaten ne yaparsan yap kafasını değiştiremezsin. Eğitim şart ama bu şekilde değil.
DİPNOT 1: Allahtan ayrı yazılması gereken "mi" yi hassasiyetle ayırmışlar.
DİPNOT 2: Hatırı sayılır uzunlukta bir boyunuz olsa bile, hatırı sayılır bir kilonuz varsa  kapri pantolonlar bacak boyunuzu kısa gösterebiliyor. 
DİPNOT 3: Zaten o kilolar olmasa, o bluz da o boyda değil, daha kısa dikilirdi her halde.
DİPNOT 4: Önümüzdeki pazartesi spor niyetine o hareketlere başlamalısın Nurten...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

GÜNE DİKİŞ DİKMEK İÇİN BAŞLAMAMIŞTIM OYSA Kİ...

Ama bir kaç gündür keşfedip takibe aldığım, baştan sona gezerek başımı döndürdüğüm ve hırs yaptığım, haset olduğum, fesatlık geçirdiğim blogger arkadaşlar sağ olsunlar, sabah sabah kalkıp kendime bir bluz dikmeye karar vermemde çok etkili oldular (yok yok onlardan feyz aldım diyelim, özendim diyelim, öykündüm diyelim).
 Kumaş kışın baykumaştan aldığım ince bir penye, pamuklu karışımı. Tam yazlık bir şey. Aslında baykumaştan alıp diktiğim ve çok sevdiğim bir bluz renk atıp ilk yıkamada bozarınca çok kızmıştım ama bir daha denemek istedim. Bir tişörtümü üstüne koyup kesip diktim ve tatatataaaaa, yine büyük dikmişim! Hiiiç tamiratla uğraşamayacağım şekerler. Bu bluz, bu sefer teyzemin olacak mecburen. Kaçıncı büyük dikmek? Bana ders olsun, kendimi ne ebatta görüyorsam artık? Evet ufak tefek, cep boyutu bir hatun değilim ama insan kendine sürekli iki beden büyük kıyafet de diker mi ısrarla? Yoksa daha kilolu günlerime yatırım mı yapıyor bilinç altım? Neyse; bende aynı kumaştan bir parça daha var. Ondan da kendime dikerim artık, teselli ikramiyesi olarak. Teyze yeğen pişti pişti gezeriz...


3 Ağustos 2014 Pazar

VERTİGO

Takip ettiğim bir yabancı blog var: vintage everyday. Dünyanın dört bir yanından eski fotoğraflar yayınlıyor. Üstelik her gün ve bazen günde bir kaç yazı birden giriyorlar. O eski fotoğraflarda ülkelerin ve milletlerin gelişimini izlemek ilginç bir duygu. Bir kaç defa da Türkiye'den fotoğraflar yayınladılar.
Kimi zaman önemli sanatçıların hiç bilmediğimiz fotoğraflarını yayınlıyorlar. İnsanların güzellik anlayışlarının, beğeni ölçülerinin dünden bu güne nasıl değiştiğini oturduğunuz yerden, zahmetsizce görüyorsunuz. O zamanların dilberlerinin şimdi yaşasalar "geçer akçe" olamayacaklarını fark etmek çok ilginç geliyor.
       
Site bir kaç gün önce Alfred Hitchcock'un VERTİGO isimli filminin bir sahnesinin fotoğrafını yayınladı. Altına da bu fotoğrafın çekildiği anın film sahnesini koymuşlar. Merak ederseniz, linkini veriyorum. Birden bu filmi izlemek için şiddetli bir istek duydum. 

Bir kaç gündür internet bağlantımız inanılmaz kötü. Bloglarda dolaşamıyorum ya da inat edersem bağlantıyı kesip kesip yeniden bağlanmam gerekiyor. Filmi izleyebilmek bayağı zor oldu. Sonuç olarak güzel görüntüleri, eski ve tenha San Fransisko'nun inişli çıkışlı sokaklarındaki güzel evlerini, güzel, şık, bakımlı kadın ve erkekleri izlemek hoş oldu. Sizlere de internetten ne zahmetlerle bulduğum görselleri sunuyorum, kıymetinizi bilin.
Filme gelince, Alfred Usta'yı bu günün koşullarında eleştirmek hakkını kendimde bulmuyorum. Şimdi her hangi bir romantik komedide bile bu filmden daha fazla entrika, dram, gerilim, film adına ne isterseniz, o var. Ama bu filmdeki şık, ince ve nostaljik ruh yok. Sırf Kim Novak'ın tazeliği, kibarlığı, güzelliği, zerafeti için bile izlenir. Sanırım başka Alfred Hitchcock filmlerini izlemeye devam edeceğim bu aralar.


25 Temmuz 2014 Cuma

TÜRK GÜLÜ

Bahçemizden tüm blogerlara gelsin. Kırmızı-beyaz renkleriyle tüm Dünya'nın Türk gülü olarak tanıdığı bir gül cinsi... 


Oğlum ikindi serinliğinde fotoğrafladı, ben de sizlerle paylaşıyorum.



14 Temmuz 2014 Pazartesi

ÜÇ KİTAP DAHA PAYLAŞSAM OLUR MU Kİ?

Zaten paylaşmasam olmazdı. İçimde kalmamalı. Unuturum falan da, edebiyat dünyası bu eksiği bir daha kapatamaz, neme lazım.
                      
Nermin Bezmen'in Kurt Seyit serisini epey bir zaman önce duymuştum, konu ilgimi çekmişti ve bir kaç defa da KİTAPYURDU internet sayfamda sepet oluşturup içine atmıştım. Ama almak nasip olmamıştı. Taa ki tvde bu dizinin çekileceğini (belki de çekilmekte olduğunu, hatırlamıyorum şimdi) duyana kadar. Hemen aldım üç kitabını da. Zaten ben seri bir şey gördüm mü hepsini almam şartmış, yoksa aradaki eksikler hayatımda büyük boşluk yaratacakmış gibi bir çılgınlık içine girerim. Yani dizi henüz çekiliyorken ben ikisini çoktan okumuştum. Üçüncü kitabı da dizinin bitmesine yakın okudum. Bu arada, dizi hangi kanaldaydı bilmiyorum ama internetten sadece 3 ya da 4 bölümünü izledim. Açıkçası fazla şaşaalı geldi bana. Kitabı okurken benim dünyamda yaşayan Kurt Seyit ve Şura'dan daha farklı buldum oyuncuları ve oyunculukları. Belki bunda romanın arka sayfalarında verilen fotoğrafların da bir etkisi olmuştur.

İlk kitap "Kurt Seyt ve Shura"; Bolşevik ihtilalinden Türkiye'ye kaçan, biri soylu bir Kırım Türkü diğeri Rus soylusu, birbirine aşık iki gencin Rusya, Anadolu ve en sonunda İstanbul'daki yer yer coşkulu, ağırlıklı olarak da hüzünlü öyküsüydü. Allah biliyor ya, kitaba bir ön yargıyla yaklaşmış, "zengin hatun kitap yazmaya heves etmiş, ben de basının gazına gelip aldım, bakalım ne bulacağım"  diye düşünmüştüm. Ama tıpkı Piruze'de olduğu gibi burada da bulunmaz, yegane, orjinal, falan, falan... olağanüstü bir hikaye var. Su içer gibi okutuyor kendisini. Öyle ne bir sanat düşünüyorsunuz, ne de anlatım bozukluğu aklınıza geliyor. 



  1. Yine de romanın başında çocukların sünnet düğünlerinin gereğinden uzun tutulması "şurayı atlayıversem bir şey çıkar mı ki? Yok atlamayayım ya ilerde burasıyla bağlantılı bir şey olursa?" gibi ikilemlere düşürüyor. 
  2. Bir romancıda sevmediğim o şey burada da hovardaca sarf ediliyor; yazar adeta bağıra bağıra bize diyor ki: "Kurt Seyit başarılıdır, gözü pektir, yakışıklıdır, herkes onu sever, tuttuğunu koparır, iyi at biner, öncüdür, en uzağa o gider, en önce de o gelir". Bu kısımlarda da benim gibi takıntılı okuyucuya "peki peki anladık, sen neymişsin be abi!" demek düşüyor. 
  3. Ayrıca okuyunca dimağı, dinleyince kulağı tırmalayan bir durum da şu ki; Nermin Hanım "gelmeye-gelmeğe, almaya-almağa, sormaya-sormağa" fiilimsilerini nasıl yazacağına karar verememiş, genellikle "ğ" kullanmış ama "y" şeklini de es geçmemiş. Allah aşkına, eski Türk filmi mi izliyoruz da "almağa, gelmeğe, gitmeğe" diyelim? 
  4. Son olarak yazar, çokluk algısı vermek için sayısız defa sinir edici ifadeler kullanmış: "Metrelerle, defalarla, kilometrelerle" demiş. Oysa biz "metrelerce kumaş alırız", "metrelerle kumaş almayız" , "defalarca okuruz" ,"defalarla okumayız", "kilometrelerce yol gideriz" "kilometrelerle yol gitmeyiz". Çok rahatsız edici geldi bana bu durum. 
Benim dil bilgisi ve anlatım teknik bilgilerimle kitaptan damakta kalan tadım bu kadarını fark ediyor. Siz daha neler bulursunuz bilemiyorum. Ama az önce de dediğim gibi, konu o kadar güzel ve sağlam ki "kadı kızının kusurunu" aramıyorsunuz artık. Biri bizim kanımızdan ve dinimizden, diğeri başka bir ırktan iki kalbin aşkını, dayanışmasını, kırgınlıklarını, üzüntülerini, bir dönemin çalkantılarını, savaşın farklı dinler ve ırklardan da olsa bütün insanları aynı şekilde ve kötü etkilediğini çarpıcı bir şekilde görüyorsunuz.
                             
İkinci kitap "Kurt Seyit ve Murka" ise, Nermin Bezmen'in dedesi ve anneannesinin evliliğini anlattığı bir kitap. Mürvet, yani dedesinin deyimiyle Murka, son derece bizden biri. Hele benim gibi küçük yerlerde yaşayan tüm insanlar ve özellikle de kadınlar gibi; "ayıp, günah, el adama ne der" diye ömrünü tüketmeye meyilli bir hanım. Ama Kurt Seyit gencecik ömrüne bir çok şeyi sıkıştırmış ve görmüş geçirmiş, farklı kültürlerle karşılaşmış, yaşamış, olaylara çok daha geniş bakabilen, hayattan ne pahasına olursa olsun zevk alan ve zevk vermeye çalışan, yarını düşünmeden yaşayan, tabulara baş kaldıran, kafa tutan, ezber bozan bir erkek. Ne zor bir beraberlik düşünebiliyor musunuz? E Nermin Hanım bu hikayeden roman çıkarmasa zaten ayıp olurdu. Haaa, teknik arızalar ve dil bilgisi mi? Bakınız birinci kitap :)


Gelelim üçüncü kitaba. "Dedem Kurt Seyit ve Ben". Bunu okuyuncaya kadar başta bahsettiğim önyargımdan dolayı kendime kızmıştım. "Burun kıvırmıştın ama yazmış işte kadın" demiştim. Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, "çok da okumasam olurmuş" diyeceğim bir kitaptı. Ama benim, başladığım her kitabı bitirmek zorunda hissetmek gibi bir takıntım var. Serinin üçüncüsü, ilk iki kitabın kısa bir özeti, içlerinden bir sürü alıntılar, yazım sürecinde yaşananlar, ata topraklarına ziyaret, Amerika'da Şura'nın kızıyla geçirilen bir kaç güne değinmelerden oluşmuş. İşte burada özellikle alıntıları atladım, gitti. Sayısız defalar duygular ve olaylar tekrar edilmiş. Bu arada yer yer kendi içinde de minik tutarsızlıklar olmuş ama hadi neyse... Bu kitabı okuyunca edindiğim duygu şudur: İlk iki kitabın taslağını Nermin Hanım bir yazara vermiş, o bunları toparlamış ve yazmış. Sıra üçüncü kitaba gelince "yahu ne var bunda, ben de yazarım, zaten hatıralar benim, hikaye benim, duygular benim" demiş, tutmuş kendi yazmış :) Nermin Hanım alınmasın ama üçüncü kitabın damakta bıraktığı tad çok kekremsi. Şimdi elimde okunmayı bekleyen epeyce kitabım var. Onları bitirince yine Nermin Bezmen'in daha önce yazdığı baba tarafının Balkanlardan göçünü anlatan kitap serisini alacağım. Anlatım tatminkar olmayabilir ama hikayeler sağlam:)
Hepinize kitap dolu günler diliyorum.