6 Ağustos 2013 Salı

YARAMAZ ORKİDE

Orkidem 5-6 ay kadar evimi renklendirdikten sonra tüm çiçeklerini döktü. Üstten bir kaç boğumunu kesip beklemeye başladım. Yeniden çiçeklenmesi için belki 4 ay beklemem gerektiğinden, suyunu vermekten başka hiç bir şey yapmadım. 
 Arada bir çiçeklerin ışığa doğru yönünü değiştiririm ki yamuk büyümesinler. Tam da bu işlem esnasında orkideciğin yeni bir sürgün verdiğini fark ettim. Ne çabuk büyümüş sürgün anlamadım. Yatay vaziyette uzamış gitmiş. 
Yeğenimiz bitkiye, hayvana pek meraklıdır. Bize geldiklerinde gösterdim. Yatay büyümüş kolu yukarı kaldırmak için iple çubuğa bağlamamı ve her gün yavaş yavaş bu bağı daraltmamı önerdi. 
Bakın ne kadar yol aldım 10 günde. Hatta yeni sürgünde 5 tane de orkide çiçeği tomurcuğu var. Bakalım ne zaman açacak? Ayrıca eski sürgünler de açacak mı? Şimdilik bekliyorum. 
Benim gibi çiçek sever ama bilgisiz blogcular için bir örnek olur diye yazıyorum. Dalı birden bire sıkı bağlarsak kırılmasına sebep olabiliriz. Bu yüzden yavaş yavaş, her gün bir kaç cm daraltarak bağlarsak hiç sorun olmuyor. Benden söylemesi:)

5 Ağustos 2013 Pazartesi

MAKLUBE

NTV'de akşam saatlerinde ve sahurda, Artun Ünsal'ın zevksiz sunumuyla da olsa kendini izlettiren bir program var. İllerin kısa bir tanıtımı ve bir kaç çeşit yöresel yemek tarifi veriliyor, Ramazandan önce yapılan çekimlerde Ramazanmış izlenimi uyandırılmaya çalışılıyor, Artun Hoca'nın yöre halkıyla güya samimi ancak kısır sohbetleriyle program bir yerlere taşınmaya uğraşılıyor. Artun Hoca'nın bilgisine, deneyimine, engin tecrübesine laf yok ama alınmasın kendisi programcılıktan sınıfta kalır. Ben görsel sanatlarda, marka da olsalar, ekran ışığı olmayan insanların ille de kamera önünde tutulmalarının gerekmediğine inanıyorum. Çünkü kameranın ayrı bir sihri var ve herkesin elektriği bu sihri seyirciye yansıtamıyor.
Artun Haca geçenlerde bir yerde "Maklube" isimli yemeği paylaştı. Ben de kendime göre yorumladım, yapılabilecek en hafif ama lezzetli Maklube'yi pişirdim:

  • Patlıcanlar alaca soyulup uzunlamasına şeritler halinde kesilir. Tuzlu suda bekletilir. Orjinalinde kızarttılar, ben mikrodalgada 10 dakika yumuşattım. 
  • Tencerenin dibine 1 yemek  kaşığı sıvı yağ konulur, para para doğranmış domatesler dizilir.


  •  Domateslerin üstüne yumuşatılmış (veya siz kızartırsınız) patlıcanlar tencerenin kenarlarına çıkacak şekilde ortadan dışa doğru dizilir.


  • 2 su bardağı pirinç tuzlu suda bekletilir.
  •  Ayrı bir tencerede önceden kısık ateşte kavrulup suyu çektirilmiş, yumuşatılmış kuşbaşı etler 1 baş soğanla bir iki çevrilir.   
  • Pirinçler süzdürülür ve kuşbaşı ile karıştırılır.


  •  Et-pirinç karışımı patlıcanların üstüne dökülür. Benim patlıcanlar az geldi (çok da gerekli değil ama), siz patlıcanların fazlasını pilavın üstüne örtebilirsiniz. En üste tuzu ayarlanıp 3 su bardağı kaynar su dökülecek ve çok kısık ateşte pişirilecek.


  •  Pilav suyunu çekince servis için uygun bir tabak tencere üstüne kapatılarak ters çevrilir. 


  •  Fotoğraf çekerken koca Maklube'nin başında bekletilir:)



  • Doğrusu bu tarz sunumu havalı yemeklerin tabakta pek bir sıradan görüntüsü oluyor. Ayakkabısını sarayın merdivenlerinde unutmuş, bir de gece yarısı olduğu için kupa arabası balkabağına dönüşmüş Kül Kedisi Sinderella gibi:) Ama tadı elbette muhteşem. Şiddetle yapmanızı öneriyorum. Afiyet olsun. 

DİPNOT: Yemek programının konsepti "yöresel" ise, yemek yapan hanımların kendi buluşlarını, uygulamalarını değil, orjinal yemeği pişirmeleri gerektiğini savunuyorum. Yani kendi kısa yollarımızı, keşiflerimizi değil, anneannelerimizin, babaannelerimizin yaptığı esas yemeği pişirmeliyiz. Çünkü iki uyduruk da tv deki programı izleyen hanımlar katıyor, yemek bambaşka bir şey olup çıkıyor. Mesela geçenlerde Afyonkarahisar yemekleri yapmak üzere bir hanım çıktı tvye, yaptığı üç yemeğin üçü de yanlış olduğu gibi tatlısı da güllaçtı. Güllaç Afyonkarahisar'ın değil, tüm Türkiye'nin yöresel tatlısıdır artık. Kolay da olsa, havasız da olsa kendi öz yemeğimizin tarifini vermek asıl olmalıdır. Yoksa nasıl olsa o yöreden olmayanlar, benim Maklube'de yaptığım gibi kendilerince bazı değişiklikler yapacaklardır.


3 Ağustos 2013 Cumartesi

BİR PANTOLON BİR GÖMLEK

Yeni bir kıyafet için "güle güle giy, üstünde paralansın" denir ya, işte bu kapri de benim için böyle oldu. Resmen üstümde paralandı. Kaç yıllık hatırlamıyorum, belki 5, belki  8 yıl önce kendim dikmiştim. O kadar çok giydim ki, kumaşına verdiğim paraya değdi. Ayıptır söylemesi eski parayla metresine 2,5 milyon lira saydım ben bu kumaşın. Yeni parayla 2,5 TL az değil yani:)  Aynı kumaşın bej rengiyle de yine aynı kesimde bir kapri daha dikmiştim. Onu da her giydiğimde nereden aldın diye soruyorlar. Evet dikişim de iyiydi ama kumaş da albenili hani, 2,5 TL bu boru mu?                                                  
                             
Hakim yaka gömleğin kumaşı eski, 4-5 yıllık. Bursa Kumaşçısından yine komik bir rakama aldıklarımdan. Ama Ankara'dan mı Afyon'dan mı hatırlamıyorum.Aslında bu gömleği dikerken hakim yaka dikişini de fotoğrafla anlatmak istedim ama kumaş desenli olduğu için detay görülemeyeceğinden vaz geçtim.   
İş yerinde sevgili Ceren'e fotoğrafçılık yaptırdım. O iyi çekemediğini söyledi, aslında ben de iyi poz veremediğimi düşündüm. Ortaya bu hafif kasıntılı fotoğraflar çıktı. Siz bir de buraya yüklemediğim bir pozu görmeliydiniz (Gösterir miyim, elbette sildim): Omzumun biri hafif falsoda, dolayısıyla kollardan biri uzun biri kısa, geriye doğru da az kaykılmış,Üst beden olduğundan iri, alt beden olmadığı kadar dar:))
Bu arada Sevgili İrem 'in etkinliğine de vakit olursa katılmayı düşünüyorum.

1 Ağustos 2013 Perşembe

DİKİŞSEVERLER İŞ BAŞINA

Aşağıdaki resme tıklayarak etkinlikte gün gün ilerleyebilir ve kendinize şık bir elbiseyi, hem de kolayca dikebilirsiniz. Sevgili KENDİN DİK çok hoş bir etkinlik başlatıyor ve hepinizi bekliyor.

"Kendin Dik Etkinliğindeyim"

21 Temmuz 2013 Pazar

MAMALAR, MİDESEL MEVZULAR VE MERAKLISINA ENDOSKOPİ GERÇEKLERİ (NANANANAAAAM)

Bu tabaktakilerin eşit miktarda olduğuna inanabiliyor musunuz? Küçük görünenler de, büyükler de 2 kepçe muhallebi aldı. İlizyon!                     
          
Geçen gece eşim sahura kalkmayacağını söyledi. Mide şikayetleri olmuş. Bende de sıkıntılar olunca sahura kalkmamaya karar verdik. Akşamdan muhallebi pişirmiştim. Dolapta soğudu buz gibi. Cuma gecesi 2.30 da falan yatarken birer tabak muhallebi yedik. Ertesi gün ikimiz de pek bir memnunduk. Cumartesi gece de aynı şeyi yaptık. Bugün de hayatımızdan memnunuz. 
Geçtiğimiz 2 sene boyunca özellikle sahurdan sonra mide şikayetlerim olmuştu. Bu sene başında, üstelik Ramazan da değilken sıkıntılar artınca endoskopi oldum. Asit salgısı fazlası, gastrit, mastrit bir şeyler çıktı ama ben o kadarına razıydım. Endoskopiyi merak eden arkadaşlar olmuştu. Şimdi aklıma geldi. Ondan bundan tiksinen, iğrenen biriyseniz, sürekli mideniz ağzınızda dolaşıyorsanız, doktorunuzla konuşun, anestezi uzmanları eşliğinde, sedasyonla yapabiliyorlar. İşlemin tamamı 5-10 dakika kadar sürüyormuş. Dayanırım derseniz ağznızdan boru sokuluyor mideye (iğğk).  Bitti gitti. Dayanamazsanız da operasyondan sonra yarım saat kadar uyku ile uyanıklık arasında kalıyorsunuz. Anestezi olmasa masadan kalk eve git yani. Bu işlemi kendi çalıştığım devlet hastanesinde yaptırdım. Artık pek çok devlet hastanesinde gastroentereloji uzmanı var. Hatta genel cerrahlar da endoskopi yapıyor ama gastroentereloji varsa ona gidin. Bir kaç soru da masrafı üzerineydi ki devlet hastanelerinde tek kuruş ödemiyorsunuz. Ama tek sıkıntı bahsettiğim branş hekimleri sayıca azlar ve sıra oluyor. 
Benim hikayeme gelince, ultrasonda safra kesemde taş olduğu anlaşıldı. Genel Cerrahım kapalı ameliyatla safra kesemi ve baş parmağımın ilk boğumu büyüklüğündeki tek taşımı çıkardı. Karnımda biri göbek deliğinde, biri göğüs altında ikisi de etrafa saçılmış 4 tane delik vardı. Ameliyattan sonraki bir hafta tam bir anne ihtimamı içindeydim. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmadı, beni sürekli yatırdı, uyuttu, ayağıma çorap bile giymem konusunda etkili oldu. Allah analarımızı babalarımızı başımızdan eksik etmesin. Sonuç olarak bu rahatlık bana belki de 3-4 kilo olarak geri döndü. Oysa ameliyattan önceki 15 gün boyunca safra kesemin mideme vurduğu sıkıntılar yüzünden, "aman midem bulanacağına yemeyivereyim, aman midem ağrıyacağına yemeyivereyim" diye diye midemi küçültmüş, eski pantolonlarıma girmeye başlamıştım. Yine pehlivan gibi oldum Ramazanda. Neden? Çünkü tatlı yiyorum! Neden? Çünkü gün aşırı Afyon kebabı yiyorum. Neden? Çünkü sahurda ağzaçık, bükme, katmer, börek yiyorum. Ben adam olmam, biliyorum...


Ben bir de simit yemeyi özledim. Ramazandan sonra başlarız artık sabahları işyerinde simitle kahvaltı yapmaya.

11 Temmuz 2013 Perşembe

İLK ÇEKİLİŞ HABERİM

Çekilişi ben yapmıyorum. Sevgili  ecerce yapıyor. 
Ben de katıldım. Ama bakın neden katıldım: Ecerce'nin zerafeti

7 Temmuz 2013 Pazar

ANNA KARENİNA

Bu aralar Anna Karenina'yı okuyorum. Vaktiyle okumadıklarımdan bu da. Aslında iyi ki de okuyamamışım, genç Nurten'i şoka sokup, edebiyattan, okumaktan, yazmaktan soğuturmuş vallahi. Gerçi bu durumun romanın çevirisiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Benimkinin kötü bir Türkçesi var. Şimdi dikkat ettim de çeviriyi kimin yaptığı yazmıyor. Bir kaç tezim var bu konuda:
  1. Çeviriyi yapan kişi, Rusça mütercim tercümanlık okumuş, mezuniyet tezi olarak da hocaya bu çeviriyi sunmuş olan hayta bir öğrencidir ve geçer notu alamayınca, "ulan o kadar emek çektim bari bir yayın evine satıp önümüzdeki senenin okul harcının ilk taksidini çıkarayım" demiştir. Yayın evi sahibi zaten Rusça bilmemektedir, bildiği Türkçesini de cümlelerin bütünlüğünü test etmek için kullanmamıştır:)
  2. Çeviriyi bir Rus yapmıştır, 1. maddedeki Türk öğrencinin Rus versiyonudur.
  3. Çeviri yapıldığı sıra sık sık telefon çalmış, kapıya çöpçü, bekçi, kapıcı gelmiş, tercümanın dikkati bir daha toplanmamak üzere dağılmıştır.

Tabi bolca abartma huyum var. Aslında çok güzel bir roman, dünya klasiği, benim laf etmem bile haksızlıktır. Ancak kitabın içine girebilmem için 80-100 sayfa okumam gerekti. Çünkü Tolstoy Usta, roman kahramanlarının ismini durup durup farklı yazmış. Zaten zannımca tercüman da işte bu sıralarda ipin ucunu koparmış:) Mesela Türkçe bir örnek vereyim: Kahramanlardan birinin adı "Ahmet Mehmet Güçlü" olsun. Okurken okurken bir yerde Mehmet diyor, bir yerde Ahmet, bir yerde Güçlü, hatta ve hatta Memo. Kadının adı "Fadime" diyelim, romanın başında Fadime derken ilerleyen sayfalarda Fatma, Fatoş, Fadik, Fato.. diyor. Keşke çoklu kişilik sendromunun psikolojide bir karşılığı olmasaydı da bu romanda kullansaydık:)

Ama tembellik edip yazmadığım, kitaptan fotoğrafını çektiğim şu sözlere bir bakar mısınız? Usta konuşmuş! Büyütünce görürsünüz:
Çok insanca bir tespit değil mi? İnkar etmek, yok saymak..
Ya aşağıdaki yoruma ne demeli? Biz kadınlar erkeğimize ne yaşatıyoruz ki, adamları kadın konusunda aydınlanma çağına sokuveriyoruz acaba?
Aşağıdaki iki fotoğrafı birleştirerek okuyun lütfen. Paylaşacağım yazı sayfa sonuna denk gelince arkaya da sarktı:) Hikaye şu: Levin ve karısı Kitty evlendikten sonra pek baş başa kalamazlar Şimdiki gibi uçaklar, hızlı trenler, duble yollar da bulunmadığından, Kitty'nin ailesi genç çifte ziyarete bir gelir, bütün bir yazı onlarda geçirir. Levin hem kayınvalidesi Prenses Cherbatzky'nin dokundurmalarından, hem de bazı konuklardan hazzetmemektedir. Kader işte, erkeğin bahtsızı da kötü arkadaş:)) 
Ailelerin bir mecburiyet yoksa, özellikle yeni evlilerle beraber ısrarla yaşamamaları, hayatlarına müdahaleci olmamaları gerektiğine inanan biri olarak, Usta'ya şapka çıkarıyorum. Tespit süper.

Aşağıda görüntülediğim paragraflarda da çok incelikli bir anlatım var: Burada kız evlilik teklifi bekliyor. Erkek ortamı ayarlayıp teklifi yaparken kullanacağı kelimeleri aklında sıralayarak kıza yaklaşıyor, sonra da teklif sözcükleri yerine eften püften şeyler dudaklarından dökülüyor. Bu hayal kırıklığı ise ikisine de yetip artıyor. Hani bizim kültürümüzde olsalar, kızı kenara çekip "Kızım Varinka, -yazar sana bir yerde Varvara Andraevna diye seslenmiş sen olduğunu zor kavradım ama bunun konumuzla ilgisi yok- boşver be güzelim, iş olacağına varır. O adam zaten sana göre değildi. Söylenmesi gereken söylenmemişse, açılmamış konuyu yorumlamanın da bir anlamı yoktur. Sana erkek mi yok, elini sallasan ellisi..." diye devam eden bir söylev verilir ve iş "her şeyde bir hayır vardır" diye bağlanırdı.
Özetle roman kesinlikle okunması gereken bir başyapıt. Özellikle iyi bir çeviri ile alınacak tad muhakkak daha yüksek olacaktır. Ancak gençleri ve daha küçükleri zorlamamakta fayda var. Çünkü asgari bir hayat bilgisi birikimi, kültürel farkların kabulü, hoşgörü, merak, sabır gerektiriyor. Günümüz hız çağındaki gençler için fazla  yavaş gelebilir. Ama bazı şeyler yavaş yavaş yendiğinde damakta daha fazla bir haz bırakmaz mı zaten?

9 Mayıs 2013 Perşembe

NİYET ETTİ(YDİ)M DİYETE

Bu sefer kesin kararlıydım. Dukan diyetiyle 5'er kilo vermiş iki hemşire arkadaşım vardı gözümün önünde. Üstelik bir kaç yıl önce de eltim çok başarılı olmuştu. Ben de yapmalıydım, ilk aşama için hepi topu 5 günlük bir protein yüklemesinden ne çıkardı ki? 
Pazartesi günü başladım diyete. Kahvaltı için 2 tane haşlanmış yumurtayla Tahsildaroğlu'nun margarin kutusu büyüklüğündeki lor peynirinin 1/3 kadarını, öğle yemeği için haşlanmış tavuk parçalarını, ara öğün niyetine de bir kutu sütü attım azık torbama, gittim işe. Haşlanmış yumurta kısmı iyiydi. Zaten hep sevmişimdir yumurtayı. Sabahları evde kahvaltı yapamadığımdan, yumurtayı ancak hafta sonları yiyebiliyorum. Onda da sucuklu omlet mi olsun, peynirli mi, rafadan mı, yoksa lop mu ya da doğrayıp limonlu, kekikli, kırmızı biberli ve zeytinyağlı salatası mı olsun karar veremiyorum. Tıpkı süpermarkette oyuncak reyonunda ne alacağını bilemeyen küçük çocuklar gibi yani.  
Öğleye haşlanmış tavuk da iyi gitti. Ne zamandır tavuk pişmiyor bizim evde. Evin erkekleri yediler mi et yiyecekler, et yediler mi de dana eti yiyecekler! Benim yemekle zaten fazla aram olmadığından, yemekleri onların keyfine göre yapıyorum. Dolayısıyla tavuk kırk yılda bir uğruyor bizim eve. Akşama konserve balık planlarım vardı. Eşime ise balıklı makarna pişirsem memnun olur diye düşündüm. Ama daha o akşamdan başka bir durum ortaya çıktı, ilk gün olması sebebiyle de, diyetteki delik için fazla üzülmedim.  Gelen kızarmış ekmekleri ve tuzu azıcık fazla kaçmış ama nefis tereyağını, sanki her zaman ekmek, hele de tereyağ yermişim gibi bir götürdüm kiiii, afiyet, bal, şeker olsun bana. Hiç pişman değilim. Şimdi olsa yine yerim:) 

Salı günü gündüz aynı menüye talim ettim. Lor peyniri hariç, hiiiç şikayetim olmadı. Akşam eşim nöbetçiydi, yemeğe gelmeyecekti. O olmayınca evde de ocak yanmadı. Bir kase yoğurt, bir parça beyaz peynir, bir bardak layt sütle akşam yemeği faslını kapattım. Dukan'dan ilk tiksintim böyle başladı.         
Çarşamba günü sabah kahvaltısı ve öğle yemeği aynen devam, lor peynirini muhtemelen ilelebet hayatımdan çıkaracağıma dair kendi kendime tespit yapış, akşam eve mutsuz geliş...

Eşim geçenlerde kıymalı yumurtayı özlediğini söylemişti. Çok kolay olduğu için ben bunu akşam yemeği olarak görmüyorum ve hiç pişirmiyorum. Gündüz de hiç bir araya gelemiyoruz, tam sırası diye düşünerek hazırlığa başladım. Bir de kallavi salata yaptım. Salatayı elbette ben yiyemiyorum çünkü Dukan hazretleri atak aşamasında yasak koymuş bu kalorisi sıfır ota çöpe. 

Bu arada eşim eve gecikti. Adamcağızı sık boğaz etmek istemediğimden, önce biraz bekledim. Sonra biraz daha bekledim. Bekleyiş merak aşamasına ulaşınca telefon ettim ki ne öğreneyim, kendileri güneşin batışını izleyip yola çıkmaya karar vermişler. Yolu da katınca biraz geç bir saatte geldiklerini söylememe gerek yok sanıyorum. Burada üçüncü çoğul şahıs olarak bahsettiğim kişi, üçüncü tekil şahıs olup, sadece kocamı ifade etmektedir ve sinirlerimin nasıl gergin olduğunun da bir göstergesidir. Adamcağıza zıplamadım merak etmeyin. Ben tüm kredileri tükenmeden kimseye saldırmam:) Ne edersem kendime ederim, o kızgınlıkla bozdum diyeti gitti! Yedim salatamı misler gibi.   
Dukan diyetinin ilk aşaması delik deşik bir şekilde 3 günde bitti. Bugün sabah iş yerinde simitle kahvaltımı yaptım. Öğlen  yemekhaneye indim ama pilav dışında (ki aslında onu yememeliydim) pek bir şey yemedim. Tüm gün ilçelerden gelen arkadaşlarla toplantı yaptık. Öğleden sonrası için de onlara bir ikram faslımız vardı. Bir kaç kurabiye atıştırdım. İş çıkışında ise dişlerim için inplant uygulaması yapılacağından tok gitmem gerekiyordu. Tokluk hakkımı da evde kurabiye yiyerek kullandım. Şimdilik pişman değilim. Ama biliyorum ki kıyafet almaya gittiğimde çok pişmanlık yaşayacağım. Yine de, uzun zamandır ara verdiğim spora başlayarak ve tabağıma yarım porsiyon yiyecek alarak zayıflayabileceğimi umuyorum. 

Dukan diyeti çok protein tüketilmesi bakımından benim damak zevkime ve halet-i ruhiyeme uygun değil. 

Yazılarımın arasındaki fotoğraflara gelecek olursak: 

  • Bol soğan ve sarımsakla zeytinyağında kavrulmuş minik doğranmış kabaklar (Füzyon mutfağı menü ismi gibi oldu ama ben tarif verdim sadece),
  • Kavrulmuş erişte pilavı,
  • Zeytinyağlı kekikli kurutulmuş domates,
  • Salata.

3 Mayıs 2013 Cuma

KİTAP ÇOK DAHA FAZLASIDIR:) VE BEN SEVDİM FİRKETE İŞİNİ

Bir kitapla mutlu, heyecanlı, meraklı, bilgili, ilgili, duygulu, hülyalı, rüyalı, keyifli saatler geçirebilirsiniz. Ama ördüğünüz şalın püsküllerini yaparken de pratik olarak yararlanabilirsiniz. Sarın, bir tarafından kesin, şalın ucuna takın, oldu bitti. Artık entellektüel bir şalınız var:)

1 Mayıs 2013 Çarşamba

SEBZELERİM, ÇİÇEKLERİM, MERAK ETTİKLERİM...

Öncelikle sebzelerimi göstereyim size:  Üçer beşer tane arpacık soğanını, yemeklik soğanı ve sarımsağı geçen sene çiçek diktiğim saksılardan birine sıra sıra gömüverdim. Hatta köklü kısımları mı alta gelecek, sivri kısımları mı onu da kestiremediğimden, bir kısmının kökü alta, bir kısmının kökü üste gelir şekilde dikim yaptım. Tabi kaç zamandır evirirken çevirirken hangi taraf hangi taraftı, onu da karıştırdım. Hatta bu çıkan yavruların hangisi soğan, hangisi sarımsak şu anda onu da bilemiyorum. Benden çiftçi de olmazmış, belgeselci   de, en azından bunu öğrenmiş oldum. 
Bugün teyzemle konuşurken bir konuda tereddüt yaşadık. Ona göre kaç tane soğan dikmişsem o kadar taze soğan elde edermişim. O zaman ertesi senenin tohumu nerden alınacak? Ama saksıya da bakarsak, teyzem haklı gibi, en azından 2 katı kadar soğan olması gerekirdi, yok sanki.. İçinizde bir bilen var mı, acaba diktiğimiz soğan sayısınca mı taze soğanımız olur? Benim küçük saksım için hiç dert değil de, eğer öyleyse, dünya için bir sorun var demektir. Ben yemeklerde bol soğan kullanırım. Yakında soyunu tüketmekten korkuyorum:))
Altta ve üstte gördükleriniz de nanelerim. Onları da salataya doğradığım nanelerin yapraklarını koparıp, saplarını toprağa uzatıvererek elde ettim.  Çok ciciler:))
Petunyalarım çok nefis kokuyor. 
Geçen sene tam üç posta çiçek diktik. İlk grubu soğuk vurdu, ikinciler bitlendi, saksılarıyla beraber attım çoğunu, üçüncü grup da sonbahara kadar bizimle beraberdi.   
Bu sene ise, işi şansa bırakmadım. Daha geç çiçek diktim. Sardunya gibi görece daha dayanıklı çiçekler aldım. Sardunya beni çocukluğuma götüren, albenili ama çok mütevazi bir çiçektir. Anneannemin sardunyalarını kokularıyla beraber hatırlıyorum, Allah rahmet eylesin.  
 Aşağıda da tohumdan ektiğim çiçekler var. Şimdilik 1 ay kadar oldu, hala daha ot mu, çiçek mi, ne oldukları belli değil. 



Bugün 1 Mayıs. İster İşçi Bayramı deyin, ister Bahar Bayramı. Sabahtan beri tv haberlerinde son derece kötü görüntüler dönüyor. İki tarafın da anlamsız çekişmesi, ülkem adına canımı sıkıyor. İstenseydi orta yol bulunurdu. Her türlü aşırılıktan uzak, bayram gibi bayramlar diliyorum herkese.